
Dün yaklaşık 1 senelik bir aradan sonra ilk kez sinemaya gittim (sinemayı çok severim, sadece son 1 senedir çocuğum var). Seçtiğimiz film, IMDB‘de bir anda tüm zamanların en iyi filmi mertebesine (top250 listesinde) ulaşan yeni Batman filmi, Batman - Dark Night idi. Film ve mekan hakkındaki görüşlerimi kısaca paylaşayım…
Astoria enterasan bir alışveriş merkezi (ya da artık herkesin kanıksadığı şekliyle: AVM). Kitchenette, Okko, Electroworld ve Chakra dışındaki mekanlar bana biraz zayıf geldi. Genel mimari tasarımı ve dükkan seçimini çok da başarılı bulmadım.
AVM’nin en üst katındaki Cinebonus’a gelince: Ses, perde, projeksiyon vb. kalitesi iyi. Dekorasyon ise tam bir felaket. Yerler kırmızı, merdivenler kırmızı, her yer kırmızı. Merdiven basamaklarını bile göremiyorsunuz kırmızı üzerine kırmızı olunca. En kötüsü ise salonda film arasında: Tavana ve duvara kayan kırmızı ışıklar koymuşlar (amaçları sanıyorum gidiyormuş efekti yaratmak), insanların başı dönüyor, midesi bulanıyor. Böyle saçma bir şey niye yapılır çözemedik. Acaba “insanları zorla dışarı çıkaralım da popcorn alsınlar” mı düşünce anlamadım ki? Bu arada, mümkün olduğunca linkleme yapıyorum fakat Cinebonus’un işletmecisi Mars’a bilerek link vermiyorum çünkü hala IE dışında çalışmayan standart dışı saçma sapan bir siteleri var. Buradan da seans bilgisi bulabilirsiniz.
Neyse, gelelim filme. Spoiler falan yapmak istemiyorum, detaya girmeyeceğim, film gerçekten şahane. Benim için tüm zamanların en iyi filmi değil ama çok sevdim bu filmi ve şiddetle tavsiye ederim. Heath Ledger ‘ın oyunculuğu gerçekten abartıldığı kadar var. Bir dahaki filmde onun boşluğunu nasıl dolduracaklar gerçekten çok merak ediyorum.
Son söz: İmkanınız varsa mutlaka gidin.
Çok hoşuma gittiği için başlığı korumaya çalıştım (çeviri olayı, malum), Rui Palha’dan nefis bir siyah-beyaz çalışma. Siyah üzerinde daha da güzel duruyor, görmek isteyenler buraya tıklasın.

Blog olayında yeni biri olarak trackback olayını da bir deneyimleyeyim dedim ve sevdiğim bir blogdan (Farketing) şöyle bir alıntılama yaptım:
“Facebook diye bir şey varmış, tüm firmalar oradaymış, bizde girelim.” mantığı ne kadar yaygın büyük şirketlerde.
Strateji mi, teknoloji mi önemli olan?
Çoğu zaman trend olan teknoloji, arkasından biz Facebook’la ne yapabiliriz mantığı geliyor büyük firmalarda sanki…
Oysa olması gereken sırasıyla:
- Hedefler,
- Strateji
- Teknoloji.
Tam tersi değil.
Bu durum benim de sık sık karşılaştığım -hem de “piyasanın en saygın şirketleri” tarafından- bir durum. Can’ın 3. madde’si olan teknoloji yerine “araç” diyecek olursak (çünkü reklam işinde de bu durumla çok karşılaştım), nedense “amaç”ın önüne geçebiliyor. Acaba bunun sebebi şirketlerin uzun-orta vadeli bir stratejileri, bir pazarlama planları olmaması olabilir mi?
Yakın bir zamanda bir müşterim benden internet stratejilerini belirlemeleri konusunda yardım istedi. Ben de doğal olarak genel stratejilerini, pazarlama planlamalarını sordum. Aldığım cevap şuydu: “biz facebook, myspace, trendy ne varsa koyalım işte sunuma”. Düşünsenize değil stratejiyi, hedef kitleyi bile söyleyemeden internet stratejisi belirlemeye çalışmak…
Wordpress’i kurdum, hazır bir temayı kendime göre değiştirdim (yakında yine değiştireceğim ama şimdilik idare eder) ve ilk post’umu yazmak üzere laptop’umun karşısındayım. Başlığı aynen korumak istedim çünkü şu anda aklıma gelen başlıkların hepsinden daha anlamlı. 10 yaşında karşılaştığım ilk bilgisayardan itibaren (arkadaşıma ait, 16K’lık bir ZX Specturum’du) bilgisayarlar üzerinde birşeyler üretmeye çalıştım ve ürettiğiniz şeyin dünyaya ilk temas ettiği nokta genelde aynı olurdu: “Hello World!”. Daha sonra tasarım tarafına kaymaya başladıkça “Hello World!”, “Lorem ipsum dolores…”e dönüşmeye başladı ama ne zaman küçük bir kod yazmaya kalksam hazır beklediği yerden hiç nazlanmadan geldi.
Her ne kadar burada hiçbir kod yazmayıp hazır bir platform kullandıysam da sonuç olarak bu yazı, blogumun (sanal) dünya ile il temas noktası ve işte tam da bu yüzden bu başlık bence “cuk” oturdu.
Günümüz koşullarında “uzunca” bir girizgahtan sonra amacımdan bahsedeyim kısaca: yok. Bu tamamen kişisel bir blogdur. Kişisel bir sesini duyurma, düşüncelerini paylaşma çabasını amaçtan sayıyorsanız budur işte amaç. Bunu niye yazdım? Marketing, reklam, internet konularında ahkam kesersem (çünkü işim bu) “aaaa! bir marketing blogu” demeyin diye. Deseniz bişey olmaz tabii de ondan sonra trafikle ilgili bir yazı yazarım, “marketing blogunda trafiğin işi ne?” dersiniz, işte o olmaz.
Kısaca ben kafama göre takılmak için açtım bu blogu, siz de öyle yapın. Anlamlar yüklemeyin beklentiye kapılmayın.
Keyif aldığım, nefret ettiğim, üzüldüğüm… yani his ibremi ortalamanın dışına çıkaran şeyleri zamanım el verdikçe sizinle paylaşmaya çalışacağım. Umarım siz de keyif duyarsınız.
Bir sonraki post’a kadar kendinize iyi bakın.